Neofolk. 80’lerde başladığı söylenir. Üç büyüğü vardır: Death in June, Sol Invictus ve Current 93. Bu üç efsanevi grubun başındaki üç ayrı efsanevi adamın (Douglas Pierce, Tony Wakeford, David Tibet) başlattıkları bu (estetik ve sonik) hareket, 81’deki ortaya çıkışından beri bir sürü Avrupalı, beyaz ve kafası karışık genci etkiledi. Bununla beraber kendinden değişik nüanslar ile ayrılan, ancak bir o kadar da yakın olan farklı türlerin evrimleşmesine de sebep olmuştur (Martial Industrial, Dark Cabaret, Power Electronics, Dark Ambient vb.)

Tabii, müziğin ve imajın etkileyici olmasının tek nedeni sonik deneysellik ve estetik kalite değildi. Hareketin piyasada hızlıca isim yapmasını sağlayan asıl şey, grupların önemli bir kısmının faşizm ile flört ediyor olmasıydı. Douglas Pierce’ın konserlerinde SS logolu stickerlar takmasından, Tony Wakeford’ın eski bir ‘’National Front’’ üyesi olmasına kadar hareketin öncülerinin her biri ya direkt ideolojik sebeplerden (Boyd Rice) , ya kültürel tarihe duydukları bağlılıktan (Tony Wakeford) yada düpedüz mistisizmden (David Tibet) kaynaklı faşizmle bir ilişkiye sahipti.

Ancak işin ilginç tarafı, Neofolk  günümüze yaklaştıkça (türü ilk günlerinde bir fenomen haline getiren) faşizmden (kıyasla) uzaklaşıldığını ve onun yerine şarkıların cinsellik ve ölüm hakkında olduğunu görmeye başladık. Ordo Rosarius Equilibro ve Spiritual Front gibi gruplar türün erken dönemdeki ideolojik yapsını sanatsal bir Aufhebung’a uğratmış gibi gözüküyor. Durum böyle olsa da akıllı bir dinleyici hemen şu soruyu soracaktır: ‘’ Tamam da, sence de bu yeni aşamada bile faşizm biraz mevcut değil mi? ‘’

Aslında bu soruyu cevaplamak göründüğünden biraz daha zor. Bunun nedeni faşizmin cinsellik ve ölümle oldukça enteresan bir ilişkiye sahip olması. Bu konuda yazılmamış şey yok gibi aslında. Wilhelm Reich’ın ünlü incelemesinden (Faşizmin Kitle Psikolojisi) tutun Nick Land’in analizine (Making It With Death: Remarks on Thanatos and Desiring-Production) kadar tonlarca (ve elbette saatlerce) okuma materyali çıkarmak mümkün.

Benim bu yazılanların hepsinde en ilgimi çeken her zaman Deleuze’ün ‘’Sacher-Masoch’un Takdimi’’ oldu. Bunun sebebi (ve Spiritual Front, Ordo Rosarius Equilibrio gibi grupları da böyle okuyacak olmamın da sebebi) kitabın faşizmden ziyade Sacher-Masoch ile Sade’ın edebiyatlarının (ve dolayısıyla Mazoşizm ve Sadizmin) karşılaştırılmasından ibaret olması.

Öncelikle, bütün post-endüstriyel müzik türlerinin (Neofolk, Martial Industrial vb.) kulağa ve göze bu kadar çekici gelmesinin temel sebebi nedir onu anlamaya çalışalım. Haz İlkesinin Ötesinde’de  Freud, haz ilkesinin önkoşulunun ‘’Tekrar’’ olduğunu açıkça vurgular. Tekrar, haz ilkesini için zamanın aşkın bir sentezidir. Ama Deleuze’ün söylediği gibi, empirik deneyimde ilişki tam tersine döner. Bu sefer haz alınan şey tekrar edilmeye başlar. Bir post-endüstriyel şarkı dinlemek tam da böyle değil midir ? Sanki şarkı daha başlamadan önce bile, şarkının içinde bulunan davul parçalarının ve akor dizilimlerinin tekrarları (Neofolk ve Martial Industrial için oksijen) kendi ‘’henüz-başlamamış’’olmalarıyla bizimle bir ilişkiye girmişlerdir. Şarkı başladıktan sonra işleyişte olan tekrarlar (iyi bir örnek için bkz. Death in June – She Said Destroy),  beyninizin nasıl bir tepki vereceğine karar verememesini sağlayan bir simultanelik ve anındalık bulutu yaratırlar.

Kimse, faşist yürüyüşlerindeki genç aryan çocuklar trompet çaldığında ortaya çıkan ses bütünlüğünün pornografik olduğunu inkar edemez diye düşünüyorum. O simültanelikten doğan pornografi, bir Von Thronstahl yada Blood Axis şarkısında da aynı ölçüde mevcuttur. Bizim sormamız gereken soru ise bu simultanelikten ve anındalıktan önce ne olduğudur. Ancak bu şekilde Death in June’dan, Spritual Front’a yapılan geçişi anlayabiliriz.

‘’…before excitation disturbed the indifference of the inexcitable and life stirred the inanimate from its sleep…’’

Deleuze – Coldness and Cruelty sayfa 114

Aslında bu simultane tekrar bulutundan önce ne olduğu fazlasıyla açık. Ölüm. İnorganik madde. Thanatos.

Belki de Ordo Rosarius Equilibro ve Spiritual Front gibi grupların dehası tam da burada yatmaktadır. Onlar, öncülleri gibi gölgeli bir neo-klasisizm yapmak yerine Baroğa geri dönmeyi akıl ettiler. Transgresyonu, aryanlık yada yitip giden bir Avrupa retoriği üzerinden değil, Thanatos’un ve Eros’un hükmünü her satırda görebileceğimiz Sade ve Sacher-Masoch edebiyatının üzerinden uyguladılar.

Belki de hocaları bütün o militaristik davulların arkasında cinselliği ve ölümü saklamaya çalışıyordu (Douglas Pierce’ın kişisel hayatında da oldukça açık olan bir çaba). Belki de, post-endüstriyel müziğin tadı faşizm olmadan da çıkabilir. Ancak bu sadece, sözü geçen geleneğin ideolojik nevrozunun bir ritmanalizini (aynı zamanda libidinal söykütüğünü çıkarmak) ile mümkün. ‘’Occidental Identity’’ (Von Thronstahl) değil, ‘’Eschatos and Hedone’’ (Ordo Rosarius Equilibro)…

Yazar – Ege Çoban